Türkiye’nin başkenti Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde ödenmemiş ücretleri ve diğer hakları için barışçıl protesto eylemi ve açlık grevi yapan 110 madencinin salı sabahı polis tarafından gözaltına alınması, uluslararası işçi sınıfına yönelik bir uyarıdır. Madenciler 14 saatin ardından serbest bırakıldılar ancak ne talepleri karşılandı ne de şiddetli devlet baskısı tehdidi ortadan kalktı.
Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi - Dördüncü Enternasyonal, Türkiye’de ve uluslararası ölçekte işçileri, gençleri ve aydınları madencileri savunmaya çağırıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin madencilere yönelik zulmü ile nüfusun geniş kesimlerinin duyguları taban tabana zıttır. Madenciler gözaltındayken çok sayıda ünlü sanatçı sosyal medyada geniş destek gören dayanışma videoları yayımladı. İstanbul’da gözaltı saldırısını protesto eylemi düzenlendi.
Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik’te çalışan işçiler, ABD-İsrail’in Türkiye’nin komşusu İran’a karşı emperyalist savaşının ortasında saldırıya uğradılar. Bu, her yerde savaşa hazırlanan hükümetlerin işçi mücadelelerine nasıl yanıt vereceğine dair bir uyarıdır.
Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın açıklamasına göre, hasta ve yaşlı işçiler için talep edilen battaniyeler gece boyunca verilmedi. İlaç çantaları alana sokulmadı. Doktorların eylem yerine girmesine izin verilmedi. Gözaltı sırasında fenalaşan işçilerden biri hastaneye kaldırıldı.
13 Nisan’da Eskişehir’den yola çıkan maden işçileri, dokuz gün süren yaklaşık 190 kilometrelik yürüyüşlerinin ardından pazartesi Ankara’ya ulaştılar. Madencilerin sorunları ve talepleri, dünyanın dört bir yanındaki sayısız işçiyle ortaktır. Madenciler; aylardır ödenmeyen ücretlerinin ödenmesini, işten çıkarılan işçilerin tazminatlarının verilmesini, ücretsiz izin dayatmasının sona erdirilmesini, güvenli koşulların sağlanmasını, sendika üyeliği nedeniyle işten çıkarılanların geri alınmasını ve madenin kamulaştırılıp iş güvencesinin sağlanmasını talep ediyorlar.
2016’dan sonra TMSF bünyesinde yönetilen Eskişehir’deki maden ve santral, Aralık 2022’de Yıldızlar SSS Holding’e devredildi. Bu süreçte yüzlerce işçi tazminatsız işten atıldı, zorla ücretsiz izine gönderildi ve işçi sayısı 1.200’den 300’e indi. Birikmiş ücretler ve kıdem tazminatları, işçilerden gasp edildi.
Bir madencinin şu sözleri, işçi sınıfının geniş kesimleri içindeki ruh halini dile getirmektedir: “Eğer biz sokaklara dökülmüşsek, bıçak kemiğe dayanmayı geçmiştir.”
Türkiye’de egemen sınıf bir toplumsal barut fıçısının üzerinde oturmaktadır. 2026 yılı asgari ücreti 28 bin lira olarak belirlenirken bu rakam asgari geçim sınırının çok altındadır. Bir hanede üç asgari ücretli olsa bile, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı olan 97 bin lirayı elde edememektedir. Türkiye’de işçilerin yaklaşık yarısı asgari ücretle geçinmeye çalışıyor. Buna karşılık, Türkiye’deki 30 milyarderin toplam serveti 73,8 milyar dolara ulaştı. Bu rakam ülke nüfusunun yüzde 44’ünün, yani yaklaşık 38,5 milyon kişinin toplam servetinden fazladır.
Türkiye, gelir ve servet eşitsizliğinde Avrupa ülkeleri arasında ilk sıralardadır. Enflasyonda Avrupa, OECD ve G20 ülkeleri arasında birincidir. Resmi yıllık enflasyon oranı yüzde 31’i gösterirken, bağımsız araştırma grubu ENAG’ın hesaplamalarına göre gerçek enflasyon yüzde 57’nin üzerindedir.
Küresel üretim ve tedarik zincirlerinde kritik bir konumda bulunan madenciler, aynı zamanda en ölümcül sektörlerden birinde çalışıyorlar. Yeterli raporlama olmadığı için sektörde her yıl dünya genelinde meydana gelen ölüm sayısının 7.000 ile 14.000 arasında değiştiği belirtiliyor. İSİG Meclisi’ne göre, Türkiye’de 2013-2025 yılları arasında 1.267 işçi madende çalışırken öldü. 2014 yılında 301 madencinin Soma’da ölümüne yol açan ağır sömürü ve güvencesizlik koşulları, bugün daha da ağırlamıştır.
Bu durum, işçi sınıfının sosyal koşullarını şirketler, bankalar ve askeri harcamalar lehine gerileten politikaların doğrudan sonucudur. Türkiye’nin 2026 bütçesi, askeri ve güvenlik harcamalarını keskin biçimde artırırken sosyal harcamaları kısmakta; şirketlere vergi afları tanırken bütçe açıklarını emekçilerin omuzlarına yüklemektedir.
Sendikal aygıtın doğrudan yardımıyla yürütülen bu egemen sınıf saldırısı giderek artan bir direnişle karşılaşıyor. Mart 2026’da İzmir’de Polyak madeninde çalışan 1200’den fazla işçi, jandarma barikatını aşarak madene el koydu ve mücadele sırasında madenciler arasında işçilerin “ülke yönetimine el koyması” tartışıldı. Daha önce 5 binden fazla Migros depo işçisi fiili grevleri sırasında polis şiddetine ve toplu işten çıkarmalara direndiler.
Hükümetin gelişmekte olan bu bağımsız harekete yanıtı, giderek tırmanan bir tutuklama dalgası oldu.
Madencilerin gözaltına alınmasından birkaç gün önce, yaklaşık bir buçuk yıldır İzmir’de grevde olan Temel Conta işçilerinden onu evleri basılarak gözaltına alındı. Mart ortasında bağımsız tekstil sendikası BİRTEK-SEN’in lideri Mehmet Türkmen, işçilere yaptığı bir konuşma nedeniyle tutuklandı. Akbelen Ormanı’nın ve köylerin maden şirketleri tarafından yağmalanmasına karşı çıkan Esra Işık mart sonunda tutuklanırken, bu tutuklamayı sosyal medyada protesto eden Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu bir süre tutuklu kaldı. Bunu, sendika avukatının yaklaşık bir haftalığına tutuklanması izledi. Tüm bu baskı dalgası, “muhalif” DİSK dahil sendika konfederasyonları tarafından görmezden gelinerek fiilen onaylandı.
Sendikal aygıtın devletle ve şirketlerle bütünleşmesi, işçilerin sosyal ve demokratik hakları uğruna mücadele etmek için bağımsız taban komitelerini inşa etmesini zorunlu kılmaktadır. İşçiler, ancak küresel bir stratejiyle karşı konulabilecek küresel bir kapitalist saldırıyla karşı karşıyadır. Bu mücadeleleri ulusal sınırların ötesinde birleştirip koordine etmek için Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı’nın (TK-Uİİ) inşası gerekmektedir.
Türkiye'de özellikle 2025'ten beri temel demokratik haklar giderek ortadan kaldırılmakta, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) de dahil siyasi muhalefete artan bir devlet baskısı uygulanmaktadır. CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu Mart 2025'ten beri hapiste. Başka birçok CHP'li belediye başkanının yanı sıra sol partilerin üyeleri, muhalif sendikacılar ve gazeteciler tutuklandı.
Son dönemde işçi sınıfına yönelik devlet baskısının tırmanışı iki önemli küresel olayla kesişti: Donald Trump'ın Ocak 2025'te ABD başkanlığına geri dönmesi ve 28 Şubat'ta ABD-İsrail'in İran'a yönelik emperyalist saldırı savaşını başlatması.
Erdoğan’ın halen “dostum” olarak söz ettiği ve bağlarını sıkılaştırdığı Trump, ABD’de anayasayı ve temel demokratik hakları hiçe sayan faşizan bir rejim inşa ederken aynı anda işçi sınıfının sosyal koşullarına yönelik şiddetli bir saldırı yapıyor. Almanya’da CDU-SPD koalisyon hükümeti, savunma harcamalarını sosyal kesintilerle finanse ediyor. Britanya’da İşçi Partisi hükümeti grevleri kırıyor. Fransa’da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron emeklilik saldırısını sürdürüyor.
Sosyal koşullarına yönelik saldırıya direnen işçi sınıfına karşı kapitalist oligarşinin bir aracı işlevi gören Erdoğan hükümeti, aynı zamanda İran’a karşı emperyalist savaş ve Trump yönetimi ile ittifak konusunda da nüfusun ezici çoğunluğuyla derin bir çelişki içindedir. MetroPOLL’un anketine göre halkın yüzde 98’i ABD-İsrail ittifakının bu savaşı kazanmasını istemiyor ve Türkiye’de ABD üslerine karşı çıkıyor.
Erdoğan, bu ezici muhalefeti, savaşın sorumluluğunu yanlış biçimde yalnızca İsrail'e yükleyerek saptırmaya çalışıyor. Aynı anda Türkiye’de üsler ABD’ye hizmet etmeye ve Azerbaycan petrolü Türkiye üzerinden İsrail’e gitmeye devam ediyor. Dahası, Ankara mart ortasında Pakistan, Azerbaycan ve Körfez rejimleriyle beraber “Riyad bildirisi”ni imzalayarak ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşını meşrulaştırdı ve İran’ın kendini savunma hakkını kınadı. Türkiye, Temmuz’da Ankara’da bir dizi emperyalist savaş suçlusunun katılacağı bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.
Trump’ı kınayarak savaşa karşı çıktığını iddia eden CHP de Erdoğan hükümeti ile aynı egemen sınıfın çıkarlarını temsil eden emperyalizm yanlısı bir partidir. CHP’nin Eylül 2025’te NATO’ya sunduğu rapor, İran'ı bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olarak tanımlayan ABD-İsrail propagandasını yineliyor ve NATO'nun Ortadoğu'ya genişlemesini öneriyordu.
Savaşa ve ABD emperyalizmi ile işbirliğine yönelik böylesine büyük bir toplumsal muhalefetin ortasında, Erdoğan hükümeti 'iç cepheyi' tahkim etmeye, her türden muhalefeti — her şeyden çok bağımsız bir işçi hareketinin yükselişini — bastırmaya kararlıdır.
Ankara ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında 2024 sonunda başlatılan müzakereler de bu sürecin bir parçasıdır. Müzakereler, esasen, Türk ve Kürt burjuvazisinin ABD ile uyum içinde bir anlaşmaya varmasını ve içeride de işçi sınıfının kontrol altına alınmasını hedeflemektedir. Son bir buçuk yılda yaşananlar, hem “barış ve demokratikleşme” iddiasının sahteliğini hem de bu süreci destekleyen sahte sol güçleri açıkça ifşa etmiştir.
CHP lideri Özel, salı günü mecliste yaptığı konuşmada CHP iktidara geldiğinde işçilerin tüm haklarının verileceğini ileri sürdü. Bu iddia da bir o kadar asılsızdır. CHP, İstanbul ve İzmir belediyelerinde işçilere sefalet ücreti dayatmış, DİSK’e bağlı Genel-İş aracılığıyla ve başka belediyeleri harekete geçirerek grevleri kırmıştır. CHP’nin geçtiğimiz hafta Barselona’daki “Küresel İlerici Seferberlik” zirvesinde bir araya geldiği sosyal demokrat müttefiklerinin sicili, emperyalist savaş, sosyal kesinti ve demokratik hakların aşındırılmasıyla doludur.
CHP de Erdoğan hükümetiyle aynı sınıfın çıkarlarını savunduğu ve aynı emperyalist mali ve askeri sisteme bağlı olduğu için işçi sınıfının temel sosyal ve demokratik sorunlarını çözmekten doğası gereği acizdir. Bu görevler egemen sınıfın servetine, gücüne ve emperyalizmle bağına cepheden bir saldırıyı gerektirmektedir. Bu, işçi sınıfının, uluslararası sosyalist bir program temelinde iktidar uğruna mücadelesi demektir. İşçilerin sosyal ve demokratik hakları uğruna mücadeleleri, savaş karşıtı uluslararası bir hareketin inşasıyla birleştirilmelidir.
